6–7 Eylül 1955’te İstanbul’da, başta Rum yurttaşlar olmak üzere azınlıkların evleri, işyerleri ve ibadethaneleri hedef alındı; yağma ve saldırılar yaşandı.
6–7 Eylül Beşiktaş ve Arnavutköy’de de yalnız binalar değil, komşuluk, güven ve birlikte yaşama kültürü ağır bir yara aldı.
Bu olay yalnızca İstanbul tarihinin karanlık bir olayı değil aynı zamanda komşuluğun, aidiyetin ve kent hafızasının da kırılmasıdır.
Çünkü mahalle yalnızca sokaklardan ve binalardan oluşmaz. Mahalle, insanların birbirine güvendiği, farklı kültürlerin yan yana yaşayabildiği bir yaşam alanıdır.
6–7 Eylül’de evler, işyerleri ve ibadethaneler tahrip edildi. Ancak asıl kayıp, insanlar arasındaki güven duygusuydu. Sonraki yıllarda mahalleden ayrılanlarla birlikte yalnız nüfus değil; dil, zanaat, gelenek ve gündelik yaşam kültürü de eksildi.
Ben çalışmalarımda tam da bu nedenle bir kenti yalnız teknoloji, altyapı ve hizmetlerle değerlendirmiyorum. Aidiyet, sosyal dayanıklılık, kültürel süreklilik, kapsayıcılık ve komşuluk güveni de bir kentin gerçek kapasitesinin parçasıdır.
Ben kentsel zekâyı şu şekilde ifade ediyorum:
Kentsel Zekâ = Kent Birikimi × Teknolojik Çarpan.
Kent birikiminin içinde hafıza, deneyim ve geçmişten çıkarılan dersler vardır. Eğer bir kent kendi hafızasından öğrenemiyorsa, teknoloji tek başına onu akıllı yapmaz.
Bu nedenle 6–7 Eylül’ü hatırlamak sadece geçmişi anmak değildir. Bugün nasıl bir Beşiktaş istediğimizi de sorgulamaktır.
Bir mahallenin gerçek gücü, farklı insanların aynı sokakta güven içinde yaşayabilmesidir.
Kent hafızasının gerçek değeri ise geçmişte yaşanan kırılmaları, gelecekte tekrar etmeyecek bir yönetim ve komşuluk kültürüne dönüştürebilmektir.
İşte kent hafızasının kentsel zekâya dönüştüğü yer tam olarak burasıdır.
Kentbilimci

