"Enter"a basıp içeriğe geçin

Yerel Yönetimde Görünmeyen Sorun: Aidiyet – 2

Yerel Aidiyet: Kenti Tanımadan Kente Ait Olunmaz

Dün kurum aidiyetini konuştuk. Bugün aynı meselenin ikinci boyutuna bakalım: yerel aidiyet.

Geçtiğimiz günlerde İstiklal Caddesi’nde, Aslıhan Pasajı’nın tam yerini bulmaya çalışırken yan yana yürüyen iki zabıta personeline pasajın yerini sordum.

Aslıhan Pasajı’nı bilmiyorlardı.

Üstelik bulunduğumuz noktayla pasaj arasında yaklaşık 100–150 metre mesafe vardı. Ama mesele yalnızca mesafe değil.

Aslıhan Pasajı, Beyoğlu’nda Sahaflar Çarşısı olarak bilinen, bölgenin kültürel hafızasında yer etmiş önemli bir referans noktası.

Burada önemli bir ayrım var:

Bir insan bildiği bir yeri o anda hatırlamayabilir. Bir sokağın, dükkânın ya da yapının adını bir an çıkaramayabilir. Bu son derece normaldir.

Ama hatırlayamamak başka, hiç bilmemek başka bir durumdur.

Üstelik söz konusu zabıta olduğunda mesele daha da önem kazanıyor. Çünkü zabıta; bulunduğu bölgede işyerleriyle, esnafla, sokak düzeniyle ve kamusal alanla doğrudan ilişki kuran yerel yönetim birimlerinden biridir.

Bu durumda yalnızca personele değil, kuruma da soru sormak gerekir:

Personel göreve başladığında hizmet edeceği bölgeyi tanıyor mu?

Önemli caddeler, pasajlar, meydanlar, kültürel hafıza noktaları ve ticaret alanları konusunda bir yerel oryantasyon sürecinden geçiyor mu?

Yoksa yalnızca mevzuatı öğrenip görev yerine mi gönderiliyor?

Bence yerel aidiyetin ilk aşaması burada başlıyor: tanımak, bağ kurmak ve zamanla o yerle özdeşleşmek.

İnsan kendisini bir yere ait hissederse, orayı yalnızca görev alanı olarak görmez. Sokaklarını merak eder, önemli yapılarını öğrenir, insanını tanır, geçmişini araştırır. Bir süre sonra o bölgenin bilgisi yalnızca hafızasında değil, davranışlarında da yaşamaya başlar.

Benim üzerinde durduğum personel yerel aidiyeti tam olarak budur.

Ama bu mesele yalnızca personel için geçerli değil.

Yerel yöneticiler açısından da aynı soruyu sormalıyız.

Bir kenti yönetmek yalnızca bütçeyi, mevzuatı ve organizasyonu bilmek değildir. O kentin kültürünü, hafızasını, mahalle ilişkilerini, gündelik alışkanlıklarını ve yerel hassasiyetlerini de anlamayı gerektirir.

İşte burada kentsel zekâ devreye giriyor.

Çünkü benim tanımladığım kentsel zekâ yalnızca teknoloji, veri ya da yapay zekâdan oluşmuyor. Kent birikimi olmadan kentsel zekâ oluşmaz.

O birikimin içinde kent hafızası vardır, insan deneyimi vardır, yer bilgisi vardır, kültür vardır, gündelik yaşam vardır.

Bir yönetici ya da personel görev yaptığı yere yabancıysa, o kentin birikimine de uzaktır. Kent birikimine uzak olanın, kentsel zekâyı üretmesi de zordur.

Bu nedenle yerel aidiyet, kentsel zekânın insan tarafındaki temel bileşenlerinden biridir.

Dışarıdan gelen biri elbette zaman içinde bir kenti tanıyabilir, onunla bağ kurabilir. Ama bir yere ait olmak, o yerin dilini, kültürünü ve hafızasını içselleştirmek çoğu zaman yıllar içinde oluşur.

Yerelin avantajı da tam burada ortaya çıkar:

Göreve başladığında kenti sıfırdan öğrenmek zorunda değildir.

Çünkü yerel yönetimde aidiyet, sonradan ezberlenen bir prosedür değil; yaşanarak oluşan kent bilgisidir.

Ve kentsel zekâ da tam burada başlar:

Kenti tanımakla, birikimini içselleştirmekle ve o birikimi doğru yönetim kararına dönüştürmekle.

SERDAR ASLAN

Kentbilimci / Kentsel Zeka Araştırmacısı

CityLab

Yerel aidiyet belonging
Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir