Bu pazar sabahı bir çamaşır makinesinin sesi ve bir yerden gelen tahta kesme gürültüsüyle uyandım.
Çok yüksek değildi belki. Ama insanı uykusundan uyandırmaya yetecek kadardı. Uzun bir süre ses durmadı.
Sonra düşündüm: Pazar sabahları eskiden böyle miydi?
Benim hatırladığım, pazarların başka bir sesi vardı.
Evlerde neşeli müzikler çalardı. Anneler mutfaktan seslenir, herkes kahvaltı masasının kurulmasını beklerdi. Komşular da aynı telaşın içindeydi. Fırından sıcak ekmek alınırdı. Herkes bütçesine, imkânına göre sofrasını kurardı. Tereyağı olan tereyağ sürerdi; sanayağı olan ekmeğine sanayağ sürer, biraz da tuz serperdi.
Ama o sofralarda başka bir şey vardı: umut.
İmkânlar bugüne göre çok daha sınırlıydı ama yarının daha güzel olacağına dair bir inanç vardı.
Ve saygı vardı.
Komşuya, öğretmene, esnafa, müşteriye, aileye, farklı düşünene… Ticaretten siyasete, okuldan apartmana kadar hayatın içinde görünmez ama güçlü bir sınırdı bu.
Bugün ise imkânlarımız çok daha fazla.
Yapay zekâyı, Mars’ı, geleceğin şehirlerini konuşuyoruz. Binalarımız yenileniyor. Evlerimiz teknolojiyle doluyor. Dünyanın öbür ucuna saniyeler içinde ulaşabiliyoruz.
Ama birbirimize giderek daha az ulaşıyoruz.
Ya yalnızız ya da yalnız aileleriz.
Özellikle büyük şehirlerde ve Beşiktaş gibi geçmişinde güçlü bir mahalle ve komşuluk kültürü taşıyan yerlerde bu kayıp çok daha belirgin.
İnsan bazen komşudan gelen yağsız tavada biraz fazla kızarmış ekmeğin kokusunu bile özlüyor. Ocakta közlenen biberin kokusunu…
O kokuları bilen kaç kişi kaldı, bilmiyorum. Bilenler ne demek istediğimi anlayacaktır.
Fakat mesele yalnızca geçmişi özlemek değil.
Çünkü komşuluğun kaybolması sadece apartman sakinlerinin kendi aralarında çözeceği bir mesele değildir. Nasıl kentler kurduğumuzla, nasıl konut ürettiğimizle, mahalleyi nasıl tasarladığımızla ve en önemlisi kentte kimin yaşayabilmesine imkân verdiğimizle ilgilidir.
Kentsel dönüşümde yalnızca binayı yenileyip konutların metrekarelerini küçülttüğümüzde, küçülen sadece ev değildir.
Ailelerin o mahallede yaşayabilme imkânı da küçülür.
Çocuklu aileler kendilerine başka yaşam alanları aramaya başlar. Yıllardır aynı sokakta yaşayan insanlar başka ilçelere, hatta başka kentlere gider. Bir kuşak gider, ardından çocukları gider. Komşuluk ağı çözülür. Esnafın müşterisi, okulun öğrencisi, sokağın tanıdığı yüzler değişir.
Sonunda kent, binalarını yenilerken kendi kentlisini kaybetmeye başlar.
Kentlisini kaybeden bir kent ise yalnızca nüfus değiştirmez; aidiyetini, hafızasını, gündelik alışkanlıklarını, kuşaklar arasında aktarılan bilgisini ve sonunda kimliğini de kaybeder.
İşte kentsel dönüşümün çoğu zaman gözden kaçırılan tarafı budur:
Bir kenti dönüştürürken sadece yapıları değil, o yapılarda yaşayan hayatın sürekliliğini de planlamak zorundasınız.
Kentsel zekâ tam da bunun için gereklidir.
Kent hafızasını, deneyimi, yönetişimi, katılımı ve sürdürülebilirliği teknolojiyle buluşturmak; yalnızca daha akıllı binalar değil, insanın kendi kentinde yaşamaya devam edebildiği daha akıllı bir kent kurmak için.
Çünkü kentsel zekâ geçmişe dönmek değildir. Geçmişten gelen insan ilişkilerini, aidiyeti ve birikimi bugünün imkânlarıyla geleceğe taşıyabilmektir.
Bir kentin geleceğini korumak istiyorsanız, önce kentlilerini korumalısınız.
Çünkü kentli giderse komşuluk gider; komşuluk giderse hafıza gider; hafıza giderse geriye yalnızca binalar kalır.
Kentsel Zekâ Araştırmacısı


